Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Hipnozun Etkinliği ve Psikolojik Sorunlarda Hipnoz Kullanımı

Oluşturulma tarihi: 18.02.2025 22:13    Güncellendi: 18.02.2025 22:13
Hipnozun Tarihçesi
Modern hipnoz uygulamaları temelini Franz Anton Mesmer’e dayandığına dair
literatürde fikir birliği mevcuttur. Mesmer’e göre görülmesi ve ölçülmesi mümkün olmayan manyetik enerji bir takım farklı kanallarla akışı sağlanabilir. Bu akış hastanın tedavisinde kullanılabilirmiş. “Animal magnetism” adını verdiği (1779) bir takım el hareketleri ve telkinlerle hastalarını iyileştirdiğini iddia eden kaynaklar mevcuttur. Mesmer’in öğrencileri bu öğretileri geliştirmiştir. Mesmerin öğrencilerinden biri farkında olmadan bir çobanı uyurgezerlik haline sokmuştur. Bir çok denemeler yapan Mesmer’in öğrencileri denemeleri ve tedavi çabaları başkalarının dikkatini çekmiştir.
Artık farklı alanlarda özellikle gösteri dünyasında kullanılmaya başlanmıştır. Franz Anton Mesmer’den sonra hipnoz tarihinde önemli isimlerden biri Dr. James Braid’tir. Dr. Braid Manchester’da La Fontaine’nin (İsveçli Mesmerimci) 1843’te yaptığı bir gösteriye tanık olduktan sonra bilimsel araştırmasını tekniğe dönüştürmüştür. Hastalarını göz yorma tekniğiyle uyku haline sokmayı başarmıştır. Bu duruma Grekçe’de uyku anlamına gelen “hypnos” ismini vermiştir. Böylece ilk hipnoz (hipnoz ismiyle) Dr. James Braid tarafından kullanılmıştır. (Özakkaş; 1993; s.58-62)
Hipnoz tarihinde bir diğer önemli isim olan Jean Martin Charcot; hipnozun
kullanımında daha seçici davranmıştır. Sadece histeri hastalarının hipnotize
edilebileceğini savunmuştur. Charcot; hipnozun Salpetrier ekolünü (1825-1893) kurmuştur. Telkinli terapinin gerçek kurucusu; Ambroise-August Liebault olarak görülmüştür. Liebault hastalarına söylediği “sizi ilaçlarla tedavi etmemi istiyorsanız bana ücret ödemek zorundasınız; ancak hipnozla tedavi etmeme izin verirseniz bunu ücretsiz yaparım” cümlesiyle tanınmıştır. Liebault’un hipnozdaki başarısı Hippolyte Barnheim’in ilgisini çekti. İkisi birlikte Braid’in teorilerini geliştirip Nancy ekolünü kurmuşlardır. 12.000’den fazla hastayı tedavi ettikleri iddia edilmiştir. İkisi de hipnozu normal davranışların bir fonksiyonu olarak görmüşlerdir ve telkin kavramını
geliştirmişlerdir. Semptom gidermenin zararsız ancak etkili olduğunu addetmişlerdir. Görüşleri; hipnozun; histerinin tehlikeli bir biçimi olduğunu iddia eden Charcot’un görüşlerini çelişmiştir. (Goldberg; 2013; s.10-11)

Hipnoz üzerinde çalışmalar yapan bir diğer önemli isim Avusturyalı doktor Sigmund Freud tur. Modern psikoloji ve psikiyatriye önemli katkıları olan Freud a göre hipnotik durumda devamlı tekrarlanan duygusal boşalımlar; akıl hastalarında gittikçe hastalığın yatışmasına sebep olmaktadır. Freud önceleri bilinç altındaki güçlü yaşantıları bilinç alanına çıkarma ve orada elenip süzülerek diğer yaşantılara bağlanabileceğini ileri sürmüşse de daha sonraki yıllarda hastaları eğitip; bütün düşüncelerin duyguların ve hayallerin uyanıklık halinde açığa vurulmasında fayda görerek hipnozdan vazgeçmiştir. (Yurdakök; 1977; s.21)

Charcot’un ölümü ve Freud’un hipnozdaki çalışmaları başarısız olunca; hipnoz
alanındaki çalışmalar ikinci Dünya Savaşına kadar ertelenmiştir. İkinci Dünya Savaşı süresince askerlerde artan savaş nevrozu ve travmalar uzun süren psikanaliz çalışmalarına uygun olmadığı için; bunun yerine hipnoanaliz yoluyla iyice artan savaş nevrozu olana askerlere müdahale edildiği aktarılmıştır. Bu sayede hipnoza karşı olan ilgi artmıştır. (Ceylan& Yiğit; 2013)

Hipnozun Tanımını
Bir insanın kendi başına veya bir yardımcının (hipnotistin) yol göstericiliğinde; ruhsal (telkin); fiziksel (duyusal uyarımlar); kimyasal (ilaçlar) gibi vasıtalarla ulaşılan ve telkin akma özelliğinin arttığı özel bir bilinç halidir. (Yurdakök; 1977; s.15)

Sözle; bakışla telkin yapılarak meydana getirilen bir çeşit uyku hali. Bu halde uyuyan kimse (denek) uyutanın etki ve telkinlerine açık; fakat dış dünyanın başka etkilerine karşı kapalıdır. (Özakkaş; 1993; s.24)

Kişinin; o andaki gerçeğin farkında olmasına rağmen ondan ayrı olduğu hissine sahip yoğun bir fiziksel ve zihinsel rahatlama durumdur. Tam olarak uyanık olma durumuna kıyasla dikkatin odağı; genellikle daha çok içe dönük ve daha dardır. (Sheehann; 1999; s.19)

Köklü tarihçesi olan hipnozun pek çok tanımı yapılmıştır. 1955 yılında British Medical Association- BMA (İngiliz Tabipler Birliği) “Hipnotizmanın Tıbbi kullanımı” isimli raporda hipnoz tanımı “Hipnoz; kişide meydana gelen geçici bir dikkat değişikliği halidir; bu hal başka bir kişi tarafından oluşturulabilir ve bu hal içerisindeyken kendiliğinden ya da; sözlü veya başka bir uyarana cevap olarak çeşitli fenomenler ortaya çıkabilir. Bu fenomenler; bilinç ve hafızada meydana gelen değişimleri; telkinlere olan yatkınlıktaki artışı; kişinin olağan ruh halindekinden farklı tepki ve fikirleri üretebilmesini içerir. Daha da ötesi; anestezi; paralizi; kas katılığı; vazomotor değişiklikler gibi fenomenler hipnoz altında iken meydana getirilebilir ve kaldırılabilir” olarak yapmıştır. Bundan üç yıl sonra; yani 1958 yılında American Medical Associaation-AMA (Amerikan Psikoloji Birliği) bünyesinde Hipnoz Bölümü kurulmuştur. AMA hipnozu “Hipnoz; relaksasyon sağlamak ve zihnin odaklanması için tasarlanmış bir prosedür aracılığı ile klinisyenlerin; kişilere telkinler verdiği bir tedavi tekniğidir. Hipnoz konusu hakkında farklı görüşler olsa da; günümüzde birçok klinisyen hipnozun ağrı; anksiyete ve duygudurumu bozuklukları dâhil birçok durumda kullanılabilecek güçlü; etkin bir tedavi tekniği olduğu konusunda hemfikirdir. Hipnoz; ayrıca sigara bırakmak gibi davranış değişikliklerinin sağlanmasında da kişilere yardımcı olabilmektedir” olarak tanımlamıştır. AMA daha sonraki yıllarda hipnoz tanımını geliştirerek 2014 yılındaki son revizesinde “Hipnoz; odaklanmış dikkat ve azaltılmış çevresel farkındalık içerisindeki bir bilinçlilik halidir ve telkinlere cevap verebilirlik kapasitesinde bir artışla karakterize edilir.” olarak hipnozu tanımlamıştır. 2002 yılında Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO) “Dünya Sağlık
Örgütü Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Stratejisi: 2002-2005” kitapçığını yayınlamıştır. Bu kitapçıkta hipnoz; Geleneksel Tıp/ Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp içerisinde “ruhbeden terapileri” grubunda tanımlanmıştır. (Öztürk & Öztürk; 2019)

200 yılı aşkın bir süredir hipnoz araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Hipnoz altındaki kimsede görünen tabiri caizse sihirli halin neyden kaynaklandığı merak edilmiştir. Hipnoz tarihinde hipnozun temel doğası hakkında bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bir tarafta evrensel manyetik güçlerin varlığını savunanlar; diğer tarafta ise bu görüşü ciddiye almanlar olmuştur. Bazı araştırmacılar; farklı bir zihinsel durum olmaksızın hipnoz açıklanamaz derken (Orne 1959; Hilgard 1965; Bowers 1992; Gruzelier 2000; Weitzenhoffer 2001; Spiegel 2006; Barabasz 2009; akt; Uran; 2013); bir diğerleri hipnozun sıradan psikolojik kavramlarla (rol yapmak; beklenti gibi) açıklanabileceğini savunmuştur (Kirsch 1999; Spanos 1994; akt; Uran; 2013). Hipnoz hakkında ortak bir tanımın olmayışının nedeni bu bu ayrık görüşlerden kaynaklanmıştır. Ortak tanımın olmaması hipnoz hakkında çalışmalar yapan araştırmacıları da zor duruma sokmuştur. Hipnozun varlığına ve beyinde etki ettiği değişikliklere karar verilecekse ilk önce bireyin hipnoz altında olduğuna karar vermek gerekliliği vurgulamıştır. Bireyin hipnoz altında olduğunu kesinleştirdikten sonra beyindeki değişikliklerin hipnoza atfedilmesi daha doğru olacağı belirtilmiştir. Bu nedenle hipnotik durumu ya da hipnotik yatkınlığı ölçtüğü iddia edilen araçlar geliştirilmiştir. Bu geliştirilen ölçme araçlarının hangisinin hipnozu diğerinden daha iyi ölçtüğü konusunda fikir ayrılığı yaşanmıştır. Bunun sebebi bu ölçme araçları kullanılırken her ne kadar objektif olmak istense de bu testler kabullenme üzerine kurulmuştur. (Uran; 2013; s.37-39)

Hipnotik Durum ve Hipnoza Yatkınlık
Özakkaş (1993) hipnotik durum ile hipnoza yatkınlığın farklı kavramlar olduğunu söylemiştir. Hipnotik durumum; hipnoz altındaki süjenin trans derinliğini ölçtüğünü; hipnoza yatkınlığın ise süjenin hipnoza girme zorluğunu ölçtüğü belirtilmiştir. Özakkaş; “Hipnozun varlığı ve derinliği ile ilgili olarak hatırı sayılır olan herhangi bir kriter yoktur” demiştir. Birkaç tane standardize dilmiş hipnotik derinlik ve hipnoza yatkınlık ölçeğinin mevcut olduğunu bildirmiştir. En çok kullanılan ölçeklerin; The Stanford Hypnotic Susceptibility Scale; FormC (SHSS:C; Stanford Hipnotik Hassasiyet Ölçeği C formu) ve The Harvard Group Scale of Hypnotic Susceptibility; Form A (HGSHS:A; Harvard Hipnotik Hassasiyet Grup Skalası) olduğunu vurgulamıştır. Amerikan ansiklopedisinin (Rosen; s.679 akt; Özakkaş; 1993) “Hipnoz” maddesinin incelenmesi sonucunda; toplumdaki kişilerin %25-33’ünün hipnotik fenomenleri oluşturacak derecede transa girebildiklerini gösteren çalışmalar gösterilmiştir. Hipnotize ile ilgili çalışmalarda hipnoza yatkınlığın cinsiyet; yaş; entelektüellik; vücut tipi; emosyonel durumlar veya herhangi başka bir değişken ile aralarında kolerasyon bulunamamıştır. (Özakkaş; 1993; s.170)

Goldber (2013) kitabında hipnozu üç temel seviyeye ayrıldığını belirtmiştir. İlk seviye hafif transtır. Hafif trans halinde hasta rahatlayacağı ve yüksek ihtimalle hipnozda olduğunu hissedemeyeceğini belirtmiştir. Bu trans halinde ilerleme veya gerileme kaydedilse bile hastadan elde edilen bilginin yetersiz olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca fobiler; alışkanlıklar ve depresyon gibi sorunlarla çalışırken; hastanın zor ve karmaşık alıştırma tekniklerini kabullenmesinde hafif trans durumu oldukça yetersiz kaldığı belirtilmiştir. Goldber B. İnsanların %95-98’inin hafif transa geçebildiğini söylemiştir. İkinci temel seviye olan orta dereceli transta; hasta daha rahat; zor ve karmaşık alıştırma telkinlerini kabul etmede daha yetkin olduğu belirtilmiştir. Hastanın dışarıdan gelen gürültüleri duyabildiği fakat bu seslerin dikkatini dağıtmadığını iddia etmiştir.. İnsanların %70’i orta dereceli transa erişebileceklerini söylemiştir.. Üçüncü ve son seviyenin ise derin trans ya da uyurgezer (somnam-bulistik) transı olduğunu belirtmiştir. Hipnoterapistlerin bir çoğunun tercih ettiği trans halinin derin trans hali olduğunu söylemiştir. Goldberg; bunun nedeni olarak hipoamneziyi göstermiştir. Başka bir deyişle hasta; özellikle uyandığında trans halindeyken söyledikleri ve yaptıklarını hatırlaması söylenmezse hasta hatırlayamaz. İnsanların sadece %5’inin bu derin trans haline geçebildikleri belirtilmiştir. Derin trans halinin ayırt edici özelliği olarak hastanın olumlu sanrılarının (var olmayan bir nesneyi görme) ya da olumsuz sanrılarının ( var olan bir nesneyi görmeme) olduğunu ancak bu en derin trans halinde bile hastanın ahlakına uymayan ve istekleri dışında bir şey söylenemeyeceği; yaptırılamayacı vurgulanmıştır (Goldberg; 2013; s.16-17). Yani hipnoz halindeki kişinin kontrolü her zaman kendisindedir.

Uran (2013) da kitabında; bir telkinin beklentilerin dışında işlerliğini açıklayan en klasik yaklaşımın; farklı bir zihinsel durumun varlığını kabul etmek olduğunu belirtmiştir. Kişilerin "bu farklı trans durumuna girdikleri zaman telkinler işler hale gelmektedir" inancı hipnozla ilgilenen araştırıcı ve uygulayıcılar arasında yaygın kabul gördüğü söylemiştir. Uran’a göre Sujenin öncelikle uygulanan hipnotik indüksiyon sonucunda bu değişik bilinç durumuna yani hipnotik trans durumuna girdiği kabul edilir ya da beklenir. Bu değişik duruma girdikten sonra verilen telkinler etkisini göstermeye başlar. Hipnoz halini daha iyi anlamamız için hipnotik derinlik kavramı da hipnoz diline dahil edilmiştir. Kişiler transı değişik derinliklerde deneyimlediklerini belirtmiştir. Buna göre trans derinliği hafif; orta ve derin bölümlerine ayrılmıştır. Bazı fenomenler; kol katılaşması gibi; hafif transta dahi oluşurken; anestezi ve halüsinasyonlar için derin transın gerekliliğinden bahsedilmiştir. (Uran; 2013; s.13-14)

Beyin ve Hipnoz
Goldberg (2013) kitabında beynin dört ayrı etkinlik gösterdiği düzey olduğu belirtmiştir. İlk düzey beta düzeyidir (bilinçliliğin tam olduğu ilk düzey). Beynin bu bölümü gün içerisinde hemen hemen 16 saat çalıştığı ve yaşamsal fonksiyonları düzenlediği bilindiği vurgulanmıştır. Beta düzeyinin %75’i bu hayati bedensel görevler için çalıştığını ve dolayısıyla bireyin bilinçli düşünceleri olarak bildiği şeyle beta düzeyinin yalnızca %25’inin ilgilendiğini söylemiştir. İkinci düzey; hipnozun çalıştığı düzey olan alfa düzeyidir. Alfa düzeyi bilindışı belleğin çalıştığı düzey olarak kabul görmüştür. Alfa düzeyi %95’ten %100’e kadar konsantrasyon etkinliğiyle tanımlamıştır. Bu; beta düzeyinin %25’lik etkinliğinden çok daha üsttedir. Alfa düzeyinin faaliyetlerine hipnoz; meditasyon; bedensel geri bildirim; hayal kurma; doğal uykuya geçiş ve uyanma örnek olarak gösterilmiştir. Hipnoz; uyku hali değil; beynin doğal bir durumu olduğunu ve. hipnoz halindeyken bilincin tamamen açık olduğu vurgulanmıştır. Zihinsel faaliyetlerin bir başka düzeyi teta düzeyi olarak adlandırılmıştır. Teta düzeyi hafif uyku esnasında aktivite gösteren bilinçdışının bir parçası olduğu düşünülmüştür. Bilinç kavramı uyanık olma; bilinçdışı ise uyanık ve farkında olmama anlamında belirtilmiştir. Son düzey delta düzeyidir. Delta düzeyi derin uyku ile ifade edilmiştir. Bilinçdışı belleğin en çok bu düzeyde dinlendiği söylenmiştir. Telkinlerin duyulamayacağı ve bu durumun her gece yaklaşık 30-40 dakika süreceği belirtilmiştir. Kişi sabah uyandığında; doğal hipnozdan (alfa) tam bilince (beta) geçmiş olur. Gece uykuya daldığınd ise beta’dan (tam bilinçlilik) alfa’ya (doğal hipnoz); sonra teta’ya (hafif uyku); daha sonra delta’ya (derin uyku); teta’ya; daha sonra da alfa’ya geçtiği ve bu döngünün böyle kendini tekrar ettiği belirtilmiştir. Hipnoz edildiğinizde alfa düzeyinde olunduğunu vurgulamıştır. (Goldberg; 2013; s.13-14).

Graffin (1995) ve arkadaşlarının yaptığı araştırmada hem hipnoza yatkın olan hem de yatkın olmayan deneklerin beyin dalgaları elektroansefalogram (EEG) kullanarak ölçülmüştür. Daha sonra hipnotik indüksiyon yapılmış ve tekrar ölçülmüştür. Hipnoza yatkın olan deneklerin hipnotik indüksiyon sonrası teta dalgaları aktivasyonunun ölçümleri; hipnotik indüksiyon yapılmadığı durumdaki teta dalgaları aktivasyonundan daha düşük ölçülmüştür. Hipnoza yatkın olmayan deneklerde ise hipnotik indüksiyon sonrası teta dalgaları artış göstermiştir. Beyin bölgesel olarak incelendiğinde her iki grup için de hipnotik indüksiyon sonrası beynin arka bölgesinde teta dalgaları artış göstermiştir. Fakat alfa dalgaları beynin tüm bölgelerinde artış göstermiştir. (Graffin; 1995)

Sheehann (1999) ise beyin faaliyetlerini ölçen aletler; açık bir şekilde uyku ve hipnoz arasındaki elektroansefalogram (EEG) kalıplarında farklılıklar gösterdiğini bildirmiştir. Bireyin trans halindeyken tamamen uyanık olma ve uyku arasında bir yerlerde olduğu düşünülmüştür. Daha derin hipnoza girdikçe uyku haline daha çok yakınlaşıldığı ve hafif bir hipnoz durumunda uyanıklık haline daha yakın olunduğu vurgulanmıştır. (Sheehann; 1999; s.21)

Rainville (1999) çalışmasında hipnoza yatkın deneklerle çalışmıştır. Çalışmasında pozitron emisyon tomografisi (PET); rCBF (beyin kan akımı) ve elektroensefalografi (EEG) ölçümlerini kullanılmıştır. Çalışmasında üç koşul belirlemiştir. A-) huzurlu durum (temel durum) B-) hipnotik gevşeme (hipnoz) C-) ağrının neden olduğu tatsızlığın yok olması telkini (hipnoz ve telkin) A ve B koşullarında deneklerin sol eli ılık (35 derece) suya; daha sonra el yakacak sıcaklıkta olan (47 derece) suya daldırılmıştır. C koşulunda ise ağrının neden olduğu tatsızlığın artması ve azalması telkinleri verilmiştir. Daha sonra deneklerin eli sadece sıcak (47 derece) suya daldırılmıştır. Tüm koşullarda PET ve EEG ölçümleri yapılmıştır. Hipnoz durumunda oksipital bölgedeki kan akışında ve delta dalgalarının aktivitesinde artış ölçümlenmiştir. Oksipital bölgedeki rCBF ve delta aktivitesindeki artışlar bilincin değişimini kanıtladığını yorumlamışlardır. (Rainville; 1999)

Kosslyn (2000) ve arkadaşları yürüttükleri başka bir araştırmada yine Positron emission tomography (Pozitron emisyon tomografisi) kullanarak deneklere gösterilen renk skalasını (renkli) gri olarak görmesinin telkini verilmiştir. Bu durumda hem beynin sağ yarımında hem de sol yarımında uyarımlar saptanmıştır. Daha sonra bundan farklı olarak deneklere renkli görüntüyü gri olarak gör telkini verildiğinde; uyarımlar azalmıştır. Beynin sol yarısındaki uyarımlar sadece hipnoz altındaki deneklerde gözlemlenmiştir. (Kosslyn; 2000)

Rainville (2002) ve arkadaşları Positron emission tomography (Pozitron emisyon tomografisi) kullanarak hipnotik trans halindeki ve hipnotik transta olmayan kişilerle çalışma yürütmüşlerdir. Hipnotik transta olan ve olmayan bireylerin zihinsel durumlarını karşılaştırmışlardır. Yapılan çalışmada beyinin sağ parietal lob; frontal gyrus; singulat korteks; beyin sapı ve talamus bölümlerinde ölçümler gerçekleştirmişlerdir. Trans hali oluşturulanların beyinlerindeki bu bölümler arasında aktivasyon; koordinasyon olduğunu saptamışlardır. Sonuç olarak hipnotik trans beynin bazı bölgeleri arasındaki aktivasyonu arttırmıştır. (Rainville; 2002)

Horton ve Crawford (2004) hipnotik analjezi konusunda yapılan fonksiyonel manyetik rezonans; PET; bölgesel kan akımı ve elektrofizyolojik çalışmalara dayanarak şu sonuca varmışladır: "Aşırı hipnoza yatkın kişilerde daha fazla fizyolojik esneklik vardır. Ön frontal korteks tarafından oluşturulan supervizör yönetici kontrolünü aktif olarak bastırma gücüne sahiptirler." (Horton; 2004). Yani hipnoza yatkın kişiler beynin yönetici bölümü olan prefrontal korteks bölgesinin işleyişini doğal olarak bastırma yeteneğine sahiptirler. (akt; Uran; 2013; s.199)

PSİKOLOJİK SORUNLARDA HİPNOZ KULLANIMI

Depresyon ve Hipnoz
DSM5’te majör depresif bozukluğun tanımlanması için en az iki haftalık süre içinde beş belirtinin bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler arasında çökkün duygu durumu ya da ilgi ve zevk kaybı bulunmalıdır. Ek olarak DSM-5 kriterlerinde gösterildiği gibi; uykuda; iştahta; odaklanmada ya da karar almada değişiklikler; değersiz ve suçlu hissetme ya da psikodevinsel ya da yerinde duramama belirtileri bulunur. (Kring & Johnson; 2017; s.132)

Majör depresyonun görülme sıklığı; kadınlarda %10-25; erkeklerde ise %5-%12 oranında olan ve ömür boyu süren bir bozukluk olduğu belirtilmiştir. Depresyona birçok başka bozukluklar da eşlik ettiği için hipnozun depresyon üzerinde pek bir etkisinin olmadığına dair genel bir inanışın olduğu vurgulanmıştır. Alan yazını yeniden tarandığında; depresyon tedavisinde hipnoz kullanımına tamamen karşı olunmadığı görülmüştür. Ancak hipnozun koşulsuz kullanımı konusunda tereddüt yaşayanlar görülmüştür. Yapko (1992) çalışmasında “ hipnozun depresyon tedavisi için uygun olmadığı görüşlerine ilişkin şunu vurgulamak isterim. Ben hipnozun depresyon tedavisine uygun olmadığının farkında değilim” demiştir. Clarke ve Jackson (1984) da “hipnozun depresyon tedavisinde bir yeri yok görüşü; klinik halk bilgisidir (şehir efsanesi)” yorumunu yapmıştır. Miller (1984) ise ‘depresyon tedavisi için hipnoz uygulamaları bölümü’nü “hipnoz depresyon tedavisi için uygun değildir” yaklaşımını dikkate almadan oluşturmuştur. Bunlardan biraz farklı olarak Crasilneck ve Hall (1985) bu konuda daha tutucu davranarak “hipnoz; psikodinamik uzmanlığı olan terapistlerce kullanılmalı. Aksi takdirde dikkatli ve özenli kullanılmalıdır” demişlerdir. Yapko (1992) hipnozun depresyon tedavisindeki kullanımında hipnozun farklı modelleri hakkındaki çelişkili ifadeleri tartışmıştır. 3 temel model açıklamıştır. Bunlar; geleneksel; standardize edilmiş ve faydalanmadır. Hipnozun depresyonda kullanımı ile ilgili karşıtlıklar; temelde geleneksel ; standardize edilmiş veya direktif yaklaşımlar ile eşlenmiştir ve böylece Yapko (1992); bu eşlemenin hipnozun kullanımı ile değil; hangi model hipnozun kullanımı ile olduğu görüşünü tartışmıştır. Bu bakış açısı; depresif kişilerle çalışılırken; bir yaklaşımın diğerine göre daha yararlı olup olmadığını sorgulamıştır Bu konu ile ilgili yayınlanan araştırmaların incelenmesi sonucunda; depresyonda hipnoz kullanan terapistlerin; depresyonda hipnozla yapılabileceklerin çok çeşitli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca vaka örnekleri gözden geçirildiğinde hipnoz ile eşleştirilmiş bir çok terapötik model olduğu görülmüştür. Hipnoz bir terapötik model değil; terapötik yaklaşımların faydasını arttıracak bir araç olarak kullanılmıştır. (akt; Burrows; 2001)

Yapko (2001) da araştırma çalışmasında majör depresyon için etkili psikoterapinin özelliklerini özetlemiş ve hipnozun terapötik etkinliği nasıl daha da artırabileceğini açıklamıştır. Hipnoz; majör depresyon gibi yaygın semptomların azaltılmasında yardımcı olabileceğini belirtmiştir. Örneğin ajitasyon ve ruminasyon semptomlarının veya danışanın acizlik ve umutsuzluk hisselerinin azaltılmasında yardımcı olabileceği belirtilmiştir. (Yapko;2001)

Chen (2017) araştırmasında hipnozun majör depresif bozukluğun destekleyici tedavisi olduğunu belirtmiştir. Majör depresif bozukluğunda; otonom sinir sisteminin değerlendirici değişkeni olan kalp atış hızı; düşüş göstermektedir. Majör depresif bozukluğu olan kişilerin; hipnoz öncesi; hipnoz kullanımı esnası ve hipnoz sonrası kalp atış hızı değişikliği ile ilgili yeterli araştırma olmadığı bildirilmiştir. Bu araştırmaya katılan 21 majör depresif bozukluğu olan hastaların hipnoz öncesi; hipnoz esnası ve hipnoz sonrası 5 dakikalık elektrokardiyogram ölçümleri yapılmıştır. Hipnoz öncesi kalp atış hızı parametreleri; hipnoz esnası ve hipnoz sonrasına göre anlamlı artış göstermiştir. Sonuçlar hipnoz tedavisinin otonom sinir sistemi üzerinde fonksiyonel iyileşmelere neden olduğunu göstermiştir. Araştırma; “Majör depresif bozukluğun fizyolojik etkilerini ölçen kalp atış hızı değişkeninin hipnoz ile tedavisi; majör depresif bozukluğu için önemli bir araç olabilir” diye sonuçlanmıştır. (Chen; 2017)

Alladin (2012) bilişsel hipnoterapi ile ilgili özel sayının the Journal of Cognitive Psychotherapy dergisi nde (1994) yayınlanmasından bu yana majör depresif bozukluğunun tedavisinde hipnoz kullanımına ilişkin büyük gelişmeler olduğunu bildirmiştir. Ancak depresif bozukluklarda çoklu etiyolojileri kapsayan; herkesi temsil edecek karmaşık heterojen semptomları iyileştirecek koşullar için bir tedavi yoktur demiştir. Bu nedenle terapistlerin depresif bozukluklar için çoklu model (multimodal) bir yaklaşım geliştirmelerinin önemli olduğunu vurgulamıştır. Bu makale bilişsel hipnoterapinin kanıta dayalı; multimodel psikolojik tedavisinin çok çeşitli depresif bozukluğu olan hastalara uygulanabileceğini açıklamıştır. Bilişsel hipnoterapi; hipnozu bilişsel davranışçı terapi ile birleştirir. Hipnoterapinin; bir psikoterapi olarak kullanılmasının tarihi aşağı yukarı 100 yıldır. Majör depresif bozukluk ise psikiyatrist ve psikoterapistlerce tedavi edilen en yaygın psikiyatrik bozukluklardan biri olmasına karşın hipnoterapinin depresif bozukluklarda yaygın olarak kullanılmamasının şaşırtıcı olduğunu belirtilmiştir. Alladin (2009;2010) bunu üç temel nedene atfetmiştir. Bunlardan birincisi; on yıl öncesine kadar hipnozun depresyondaki hastanın intihar düşüncesini arttıracağı (exacerbate) yönünde olan yanlış bir inanıştır. Bu nedenle terapistler gözetimleri altında olan depresif hastalara hipnoz kullanmakta temkinli davranmışlardır. İkincisi; depresyonda hipnoz kullanımına yönelik kapsamlı bir kılavuz olmadığı için psikoterapistler hipnotik teknikleri uygulayacak yönlendiriciden yoksun olduklarıdır. Üçüncüsü ise depresyona yönelik olgu sunumları ve anekdotları dışında kontrollü klinik çalışmaları mevcut olmadığı için bir çok terapist depresyondaki hastalarında hipnoz kullanmaktan çekinmişlerdir. Neyse ki geçtiğimiz 20 yılda depresyon yönetiminde hipnoza ilgi artmıştır. Buna büyük oranda öncülük eden Alladin;( 2007); Alladin ve Alibhai (2007) ve Yapko’nun (1988; 1992; 1997; 2001; 2006; 2010) çalışmalarıdır. Alladin ve Yapko; depresyonun karmaşık fenomenolojik doğasının altını çizmiş ve hipnozun depresyon tedavisinde nasıl etkili olabileceğini ayrıntılı olarak açıklamışlardır. Bu; bir grup klinisyenin (Bryant; Moulds; Gutherie; & Nixon; 2005; Golden; Dowd; & Friedberg; 1987; Kirsch; Montgomery; & Sapirstein; 1995; Schoenberger; 2000; Schoenberger; Kirsch; Gearan; Montgomery; & Pastyrnak; 1997; Tosi & Baisden; 1984; Zarren & Eimer; 2001) duygudurum bozukluklarının tedavisine yönelik hipnozun bilişsel davranışçı terapiye entegrasyonuna karşı ilgisini uyandırmıştır. Aladdin (2012) bu makalesinde bilişsel hipnoterapi uygulamasının depresyon üzerindeki önemli avantajlarından ve ampirik etkili kanıtların (Alladin & Alibhai; 2007) olduğundan söz etmiştir. (Akt; Alladin; 2012)

Moss (2019) makalesinde hipnoz ve biofeedback tekniklerinin çok çeşitli medikal ve mental sağlık bozukluklarında uygulanabilen kanıta dayalı psikofizyolojik tedaviler olduğunu belirtmiştir. Litaratür taramasında anksiyete; depresyon; travma sonrası stres bozukluğu; kronik ağrı; hipertansiyon ve diğer birçok bozuklukta etkili olduğu görülmüştür. Hipnoz ve biofeedback’in psikoterapilerin etkililiğini arttırabileceği belirtilmiştir. Bu makalede yazar vaka anlatımından yararlanmıştır. Bu vakada 36 yaşındaki kadında doğum depresyonu olduğu ve disosiyatif özellikler gösterdiği belirtilmiştir. Biofeedback eğitiminin entegrasyonunu göstermek için; fizyolojik aynalama; kendi kendine hipnoz; hipnotik yaş gerilemesi ve dinamik psikoterapi için afektif günlük kaydı kullanılmıştır. Hipnotik teknikler ve afektif günlük kaydı; ergenlik dönemindeki kritik travmatik anıların desteklenmesine ve yeniden düzenlenmesine; nefes kombinasyonu eğitimi; otohipnoz ve biofeedback hastanın sakinleşmesine katkı sağlamıştır. (Moss; 2019)

Kaygı ve Hipnoz
Stanley (2001) kaygı insanların ara sıra deneyimlediği normal bir duygu olduğu ve “patalojik” anksiyetenin ise haddinden fazla ve uygun olmayan bir kaygı bozukluğu formu olarak görüldüğünü bildirmiştir. Normal kaygı ile “patalojik” kaygının ayırımı iyi yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Normal kaygının; tehdit altındayken koruyucu bir fonksiyonu olduğunu ve tehdit durumunu çözmek için kişiyi motive edebileceğini belirtmiştir. Patolojik kaygının ise faydalı bir fonksiyonunun olmadığını ve yeterli düzeyde kişide iş görememe ile bağdaştırılabileceğini bildirmiştir. Yaklaşık nüfusun %10’unun kaygı bozukluğu yaşadığı tahmin edilmektedir. Hipnozun ve bilhassa kendi kendine hipnozun kaygı bozukluklarında önemli rolü olduğunu söylemiştir. Hipnoz; kaygılı hastayı tetikleyen duruma karşı kullanmak üzere hızlı rahatlama ve kaygı yaratacak durumun algı yönetimini eğitmeyi içerdiği bildirmiştir. Kendi kendine hipnoz teknikleri üzerine iyi pratik yapan kişinin kaygı durumunu azaltabileceğini ve bu durumu kontrol edebileceğini belirtmiştir.

Daniels (1975) psikofizyolojik bozuklukları ve şiddetli anksiyetesi olan bir hasta ile hipnoz; davranışçı terapi ve transandantal meditasyon kullanarak çalışmıştır. Bu vakada hastaya davranışçı terapi ve transandantal meditasyon müdahalelerine ek olarak kendi kendine hipnoz öğretilmiştir. Kendi kendine hipnoz hastanın akut durumsal kaygısının iyileşmesinde kalıcı bir katkı sağladığı açıkça belirtilmiştir. (Daniels; 1975)

Brett ve Ostroff(1985) travma sonrası stres bozukluğunun devamında imgelerin merkezi bir rol oynadığını öne sürmüştür. Stutman ve Bliss (1985) Vietnam gazileri arasında bu bozukluğun kurbanlarının olmayanlara göre hipnotik telkine açıklık ve imgelerin canlılığı açısından daha önde olduğunu belirtmiştir. Kingsbury (1988) travma sonrası stres bozukluğunun tedavisinde hipnoz uygulamasını ayrıntılarıyla anlatmıştır: olayların bilişsel yeniden çerçevelenmesi; acı çeken kişinin olaydan uzaklaşması için kopmanın kullanımı; olay anılarının değiştirilmesi. Abreaktif tepkilerin ve bilişsel yeniden çerçevelemenin yapılabilmesi için hipnozun kullanımı sık sık tercih edilen tedavi biçimlerindendir. (MacHovec; 1985; akt: Stanley; 2001)

Stanley (2001) kaygı ve stres bozukluklarının tedavisinde hipnozun farklı psikolojik müdahalelere ek olarak kullanıldığını belirtmiştir. Travma sonrası stres bozukluğu ve kaygı bozukluklarında hipnoza yatkınlığın arttığını öne süren Stanley; bu nedenle hipnozun önemini vurgulamıştır.

Chen (2017) ise meta-analiz çalışmasını; hipnozun kanser hastalarının anksiyetesi üzerindeki ani ve sürekli etkilerini sentezlemek için tasarlamıştır. Anksiyete; kanser hastalarında yaygın bir psikolojik sıkıntı biçimi olduğunu bildirmiştir. Muhtelif popülasyonlar için anksiyeti azaltmada hipnoterapi veya hipnoz; farmakolojik olmayan bir müdahale olarak belirtilmiştir. 20 çalışma ile yapılan meta-analiz sonucunda hipnozun kanser hastalarının anksiyetesi üzerinde önemli bir etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu etkinin sürdürülebilir olduğu belirtilmiştir. (Chen; 2017)

Valentine (2019) meta-analiz çalışmalarında anksiyete tedavisi için hipnoz kullanımının etkililiği ölçmüştür. Hipnozun anksiyeteyi %79 oranında azalttığı bulgulamıştır. Anksiyeteyi azaltmada tek başına hipnoz kullanımı; hipnozun diğer psikolojik müdahalelerle birlikte kullanımına göre daha az etkili olduğu belirtilmiştir. Yani anksiyeteyi azaltmak için hipnoz diğer psikolojik müdahalelerle kullanıldığında daha etkili sonuçlar elde edilmiştir. Anksiyeteyi azaltmak için; hipnoz müdahalesi meta analiz yöntemiyle değerlendirildiğinde; bilişsel davranışçı terapi (BDT); progresif kas gevşetme (PMR); psikodinamik terapi ve bilinçli farkındalık yöntemlerinden daha etkili gibi sonuçlar bulgulanmıştır. Klinisyenlerin aksiyeteden kaynaklı ıstırap çeken hastalar için gerek tek başına gerekse diğer tedavi yöntemleriyle birlikte kullanmak üzere; hipnoza ilgi duyabileceklerini vurgulanmıştır. (Valentine; 2019)

Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Hipnoz
Özgen ve Aydın (1999) çalışmalarında travma sonrası stres bozukluğunu şöyle tanımlamışlardır: TSSB; ağır bir psikolojik travma sonrasında ortaya çıkan; travmatik olayın tekrar tekrar yaşanması; olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma ve artmış uyarılmışlık gibi özgül semptomlarla kendini gösteren bir bozukluktur. TSSB; daha çok genç erişkin; bekar; boşanmış; dul; ekonomik yönden zayıf ya da sosyal yönden izole kişilerde görülmektedir. Risk altındaki kişilerde (savaş; çatışma; cinayet ya da doğal afet yaşama gibi) oran %58’e kadar çakabilmektedir. İnsanların neden olduğu travmaların; doğal felaketlerden daha fazla TSSB oluşturduğu bilinmektedir. (Özgen ve Aydın; 1999)

Travma sonrası stres bozukluğun üç tür tedavinin uygulandığı belirtilmiştir. Bunların; psikodinamik müdahaleler; bilişsel davranışçı terapi ve hipnotik yeniden yapılandırma olduğu aktarılmıştır. Farklı teknikler ve amaçlar olsa da; bu yaklaşımların hepsinde travma yaşantısını anlatmak ve tekrar anlatmak esas unsurdur. Psikodinamik tedavide bilinçdışı temalar ve aktarımın aydınlatılması; Bilişsel Davranışçı Terapi’de bilişsel çarpıtmaların düzenlenmesi ve hipnotik yeniden yapılandırmada ise travmatik anıların duygusal boşalımı ve yeniden şekillendirilmesi ile çalışıldığı bildirilmiştir. (Horowitz; 1976; Horowitz; Wilner ve meslektaşları; 1980; akt; Spiegel; 2001)

Peebles (1989) çalışmasında; hastanın ameliyat sırasında; anestezinin etkisindeyken bilincinin farkında olmasından kaynaklanan travma sonrası stres bozukluğu çektiği bildirilmiştir. Ameliyat sırasında işitme ve ağrı algısından kaynaklanan bu travma sonrası stres bozukluğu olgusu 8 seans hipnoz ile tedavi edildiği belirtilmiştir. Tek başına kullanılan duygusal boşalım ve yeniden canlandırma teknikleri; başlangıçta hastayı yeniden travmatize etmiş ve semptomları kötüleştirmiştir. Daha sonra ego-güçlendirme teknikleri eklenmiş; bellek sağlamlaştırma (consolidation) ve çalışma teknikleri oluşturulmuştur.. Travmatik hafızanın yeniden yapılandırılmasında içselleştirilecek yeni bir nesne varlığı olarak terapistin rolüne vurgu yapılmış; hipnotik ve analitik çalışma arasındaki benzerliklere vurgu yapılmıştırtır. Hastanın semptomlarının azaldığı ve durumunun düzeldiği bildirilmiştir. (Peebles; 1989)

Cardena ve ark. (2000); Travma sonrası durumların tedavisi için hipnoz hakkındaki literatürün kapsamlı bir incelemesine dayanarak; TSSB tedavisine ek olarak hipnoz kullanımını önermek için zorlayıcı nedenler ve klinik gözlemler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Lynn ve Cardena (2007) da