Destek Sitesi platformunda Uzman olmak ister misiniz?

Uzman olmak için Şimdi başvurun.

Bilinçdışı Yanılsamalarımızdan Uyanmak

Oluşturulma tarihi: 18.02.2025 22:13    Güncellendi: 18.02.2025 22:13
“Eğer içinizden bir ses size; ‘yapamazsın’ diyorsa; o sese rağmen; her şeye rağmen yapmaya başlayın. O ses susacaktır.” Vincent Van Gogh

Küçük bir çocuk gece uyurken rüyasında bir kâbus görür ve ağlayarak uyanır. Yarı bilinçli bir şekilde yatağında ağlamaya devam eder... Ağlamalarını duyan annesi yanına gelir; ona sarılır ve gördüğünün kötü bir kâbus olduğunu ama geçtiğini söyleyerek onu sakinleştirir. Bir süre sonra çocuk; yavaş yavaş rahatlar; her şeyin bir rüya olduğunu ve geride kaldığını kendisine hatırlatarak az önceki yoğun duygu durumundan çıkmayı başarır.

Hemen hepimizin başına gelmiş bu olay aslında bilinçdışımızın kısa da olsa bizi nasıl ele geçirdiğinin ve bize bir yanılsamayı yoğun bir duyguyla nasıl yaşattığının güzel bir örneğidir.

Bilinçdışımız sınırlarının nereye kadar gittiği hala tartışma konusu olan; hakkında farklı teoriler ortaya atılan oldukça karmaşık ve bir o kadar da gizemli bir yapıdır. Ancak şundan emin olabiliyoruz: bilinçdışının bize yaşattığı zaman ve mekân algısı bilinçli olarak yaşadığımız dünyadan çok farklı. Hemen her gün gördüğümüz; zamanın ve mekânın birbirine karıştığı ve hala tam olarak sırrı çözülememiş rüyalarımız bu durumun en bariz ispatı niteliğindedir.

Bilinçdışıyla ilgili keşfedilen bir diğer ilginç durum ise; bilinçli olarak fark etmesek de bilinçdışımızın her anımızı en ufak ayrıntısına kadar kaydediyor olduğu gerçeğidir. Derin trans altındaki insanlarla yapılan deneyler de bu durumu ispatlar niteliktedir.

Geçmişte yaşadığımız olumlu ya da olumsuz her türlü yaşantılarımız; anılarımız; travmalarımız bilinçdışı belleğimizde saklı bir şekilde mevcuttur. Özellikle çocuklukta yoğun bir şekilde aktif olan bilinçdışımız; bu dönemde yaşadığımız bazı travmalarımız yetişkin olduğumuzda da adeta “ben buradayım” dercesine farklı bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Üstelik bu durum sadece ruhsal durumlar için değil; geçmişte yaşanan ve bize oldukça acı veren fiziksel acılarımız için de geçerlidir.

Bu durumu bizzat yaşadığım bir örnekle açıklayayım: 2006 senesinde gittiğim tatil beldesinde günübirlik bir tekne turuna katılmıştım. Mola verdiğimiz koylardan birinde yüzerken; birden belimin sağ tarafında daha önce hiç yaşamadığım çok yoğun bir acı hissettim; öyle ki acıdan bayılacakmış gibi oldum ancak sonrasında panik yapmadan tekneye doğru yüzmeyi başardım. Tekneye çıktığımda aynı bölgede yoğun acı devam ederken; yüzerken bana ne olduğu konusunda hala şaşkınlığım devam ediyordu ve ilk aklıma gelen bir yılan tarafından sokulmuş olabileceğimdi; oysa etrafımda yılan falan görmemiştim. Yaralı bölgemin en az beş santimetrekare büyüklüğünde kızardığını fark eden teknedeki tecrübeli personel; buna neden olanın açık denizde yaşayan; okları zehirli mavi denizanası olduğunu söylediler. Şehre indikten sonra hastaneye gidip gerekli tedaviyi uygulattım ancak yara izi yaklaşık bir ay boyunca vücudumdan geçmedi.

Üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen; yaşadığım bu acıyı her hatırladığımda vücudumun aynı bölgesinde hala hafif; sanal bir ağrı hissederim. Aynı şekilde; açık bir koyda yüzerken; bu olaya bağlı olarak gelişen ama yönetebildiğim kaygı yaşadığım zamanlarım da olur.

Tüm bunlara rağmen; bilinçdışımdan gelen bu tür uyaranlar beni kontrol edemez; çünkü bilinçli olarak farkına varırım ki; tüm bu hissettiklerim geçmiş bir olayın bendeki iz düşümlerinden ibaret yanılsamalarıdır. Bilincim; bu ağrının neden kaynaklandığını fark etmeyip çözümlemeseydi eğer; muhtemelen her denizanası gördüğümde ya da açık koyda yüzerken sebebini bilmediğim bir ağrı ve kaygıyla karşılaşacaktım ya da kendimi bu tür eylemlerden alıkoyacaktım.

Yaşadığım bu olay; yoğun bir fiziksel acının bilinçdışımda; duygularımda ve bedenimde nasıl yankı bulduğuna dair küçük bir örnekti. Aynı durum geçmişte yaşadığımız duygusal travmalarımız için de geçerlidir.

Yetişkin hayatlarında özgüven sorunu yaşayan insanlar bu sorunun oldukça gereksiz ve mantıksız kaygılar olduğunun çoğu zaman bilincindedir ve problemin üstüne gitmeye çalışırlar. Ancak her üstüne gidişlerinde kontrol edemedikleri bir kaygı adeta tüm benliklerine hâkim olur ve buna bağlı olarak bilinçli akılları âdeta bir tutulma yaşayarak cesaretle başlayan girişimleri atılgan bir davranışa dönüşmeden son bulur. Sonu hüsranla biten denemelerinin ardından kişiler; bu durumla baş edemeyeceğine kanaat getirir ve kaderlerine razı olmuş bir şekilde kendilerini buna benzer girişimlerden alıkoyan bir yaşamı seçmek zorunda kalır.

Bu kişiler açısından bugün her şey kontrol altında görülmesine rağmen ne oluyor da kaygıları bu denli yoğun ve baş edilemez bir hal alıyor?

Bu sorunun cevabı bilinçdışımızın çalışma prensibinde saklıdır. Bilinçdışımız için zaman ve mekân olmadığını belirtmiştik. Kişinin geçmişinde yaşadığı ve bilinçdışına kodladığı her türlü olumsuz ve baş edemediği duygu; bilince çıkmadığı takdirde ona bir yanılsamayı yaşatarak kişinin bugününü etkisi altına alır. Bu durumun farkına varamayan kişi; kendi bilinçdışının ona karşı sergilediği bu oyuna kanar.

Danışanlarımla yaptığım bireysel psikoterapi seanslarında benzer durumlara rastladığım zamanlarım oldu. Birçoğunun çocukluk ya da sonraki dönemlerinde maruz kaldıkları olumsuz yaşam olayları ya da ebeveynlerinin onlara yönelik yanlış tutum ve davranışları; onların bugününü -yaşadıkları olayların şiddet derecesine bağlı olarak- etkilediğine bire bir şahit oldum.

Psikoterapi sürecinin ilerleyen aşamalarında danışan kendisini derinlemesine incelemesinin bir sonucu olarak içinde daha önce hiç fark etmediği farklı seslerin olduğunu idrak eder. Kendisini değersizleştiren ve yetersiz hissettiren bu sesler; çoğu zaman çocukluğunda başkalarından duyduğu ve bir süre sonra kendi kendine de söylemeye başladığı bilinçdışında kayıtlı olan iç seslerdir. Bir yetişkin olduğunda bilinçli bir şekilde fark edilemeyecek bir hızda zihninden geçen bu iç sesler; zayıf olan benliği tarafından fark edilip yönetilemediği için kişiyi etkisi altına alarak o anına deyim yerindeyse ipotek koyar.

Süreç içerisinde danışan; içindeki bu seslere biraz daha kulak kabarttığında onların: “sen değersizsin”; “sen yapamazsın”; “sen yetersizsin”; “güvende değilsin” gibi fısıltı şeklinde sesler olduğunu şaşkınlıkla fark eder. Fısıldayan; içindeki küçük ve savunmasız çocuğun başkalarından -çoğunlukla ebeveynlerinden- edindiği seslerdir. “çocuk benlik” durumu olarak da geçen bu benlik parçası kişiliğine ne kadar hâkimse; derinlerinde hissettiği değersizlik; yetersizlik gibi duygular o kadar fazla olmakta ve kişinin “yetişkin benlik” durumu ile hareket etmesine engel teşkil etmektedir.

Psikoterapi sürecinde yapmaya çalıştığım; danışanlarıma bu yanılsamalarını fark ettirebilmek olmakta. Bu sayede; tıpkı rüyasında gördüklerini gerçek zannederek uyandığında ağlamaya devam eden çocuğun bir süre sonra bir yanılsama yaşadığını fark edip şimdiki anına geri dönmesi gibi danışanlarım da bambaşka bir gerçekliğe uyanır.

Burada cevap bekleyen önemli sorulardan biri de şudur: Geçmişte kalmış; yaşanmış ve bitmiş bir olay ya da olaylar bütünü neden bilinçdışımız tarafından sürekli bugüne getiriliyor? Bu durumun insan hayatında ne gibi bir fonksiyonu ya da anlamı olabilir?

Geçmişimizdeki çözülememiş her yaşantı ya da travma vücutta apse yapmış bir yaraya benzer. Ne zaman o bölgeye bir darbe gelse ağrır ya da sızlar. Bilinçdışımız da benzer bir prensiple çalışır ve çözemediğimiz veya netleştiremediğimiz ruhsal travmalarımız adeta "beni bu sefer çöz” dercesine davranışta kendisini tekrar ederek bugünümüzü bulduğu her fırsatta etkiler; çünkü yaşanmış olan her neyse ruhsal gelişimimizin önünü tıkayan bir duruma dönüşmüştür.

İsviçreli Psikanalist Carl Gustav Jung; “Kişinin; huzursuzluğu; mutsuzluğu; gerginliği; sıkıntısı; depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır.” der. Eğer benliğimiz gerçekliği kaldıramayacak derecede zayıfsa; bilinçdışımızın tüm bu uyarıcı sinyallerine kulak tıkama; ondan köşe bucak kaçma yolunu seçeriz; çünkü bilmediğimiz bilinçdışı malzemelerimiz biz de yoğun bir kaygı oluşturur. Bilinçdışımızın derdi ise bizim tarafımızdan bilinmeyi istemektir ve bu amaçla her fırsatta bize içinde bulunduğumuz yanılsamayı gösterme çabası içindedir. Biz uyanalım ve ruhsal gelişimimize kaldığımız yerden devam edelim diye…*

*Ümit Akçakaya'nın yayımlanmış "Uyanış" adlı kitabından alıntıdır.