İnsanoğlu düşünüp taşınıp da en mantıklısı olarak gördüğü için seçtiği hayatı değil; alışkanlıklarının ürünü olan ve hızla akıp giderken bir an olsun sorgulamayı aklının ucundan dahi geçirmediği “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir hayatıyaşıyor çoğunlukla; şu adına dünya denilen yeryüzünde. Böylesi bir yaşamın her köşe başı ne acıdır ki değişik değişik keşkelerle; bin bir çeşit kahretsinlerle; türlü türlü pişmanlıklarla dolu oluyor. İşte bu gerçeği anlatan iki farklı“insan” ve iki farklı“keşke” portresi...
Birinci Portre
İsmi lazım olmayan bir ademoğlu ki; “...Para; sadece para; ne pahasına olursa olsun para” diyerek yaşayıp dururken ansızın yakalandığı amansız bir hastalığın acımasız pençesinde aklına dahi getirmediği vefasızlığın o dayanılmaz acılığını yudumluyor.
Bir an için; “Heyhat; ne de boşa yaşamışım” diye feryat etmek istiyor.
Ancak buna dahi derman bulamıyor dizlerinde.
Haykırırken artık sesi dahi çıkmayacak derecede kudretini yitirdiğini anlıyor.
Hem sesi çıksa ne olacak ki. Kim duyacak sesini. Duysa ne olacak!
Bir an zayıflığı; acizliği geliyor aklına .
Kendisini bir karıncadan daha çelimsiz hissediyor.
Dünyada en zayıf varlık meğer ki “insanmış” demek istiyor!
Bunu o şişkin gururu kabul etmek istemiyor bir an. “Lanetolasıca gurur; beni sen rezil rüsva ettin” demek istiyor lakin bunu da diyemiyor.
Hep omuzlarında taşıdığı gururu önünde bugün böyle çaresizlik duyguları içersinde eğilmek zul geliyor. “Bırak beni; git; başka insan mıyok dünyada” dese dinlenmeyeceğini biliyor.
Nice uzaklara sözünü geçirdiği günleri anımsıyor.
Elini uzatsa yakalayıvereceği kadar yakında olan kanserli hücrelerini neden bir türlü tutamadığını aklı bir türlü almıyor. "Tutmak; söküp atmak" bu kadar zormuydu diyesi geliyor. Atmak deyince kolundan tutup da kapı dışarı attığı işçileri ve birkaç fukara kiracısı geliyor gözünün önüne birden.
Ahh! diyor. Ahhh! “En maharetli ellere en uzun masajları yaptırsam; en pahalı ilaçları getirtsem yurtdışından” diye geçiriyor içinden.
Yok!
Bir an “başkası olsam; evet bir başkasıyla bedenlerimizi değiştirsem” diyor. “Gücüm var şükür; ne kadar isterse veririm hem! Biraz yüksek fiyat versem satmazlar mı sahiden” diye düşünüyor.
Saçmaladığını farkediyor ardından.
Bir an ayağa kalkan umutları “Para her şey değil; anla işte” diye seslenenhislerinin bu sessiz cevabıyla usulca; çaresizce oturuyor yerine.Dizlerindeki derman iyice tükeniyor; bu sonuçsuz son çırpınışla birlikte. “Züğürt ya; kendini teselli ediyor diye düşündüğüm; üç kuruşluk adam diye hep küçümsediğim Ahmet ne de doğru söylemiş meğer” diyor sonra da.Anlıyor; anlıyor... Çok geç olsa da!
Bir sabah ezanı vakti ılık ılık esen sam yelinin ağaç dalları arasından yansıyan ve uyanık ruhlara ürküntü veren hışırtılı sesleri arasında sessiz sedasız ruhunu yaradana teslim ediyor. Çekip gidiyor; herkes için sonu belli olan şu aldatıcı; şu susadıkça içilen; içildikçe daha çok susuzluğu artıran bir deniz suyunu andıran ve gözü hep arkada koyan vefasız dünyadan.
O da herkes gibi çekip gidiyor; bir sabah vakti ansızın.
Düşünenler için geride bu ibretli hikayesini bırakarak!
Üstelik; bunun için hiç bir bedel de talep etmeyerek!
Bedelini; bu acı sonla biten yaşamıyla bizzat kendisi; üstelik de en yüksek fiyattan ödeyerek!
Hakkında mezar taşında yazılı doğum ve ölüm tarihi dışında pek bir şey bilinmeyen bir ademoğlu geçti bu dünyadan.
Yaşarken değilse bile ölümüyle olsun örnek olabilmenin hafifletici iç huzuruyla en sadık yar olan kara toprağın koynunda tam elli senedir derin uykusunda şimdi!
Vefalı üç - beş kişiden umduğu bir kaç fatihadan başka hiç bir beklentisi de yok artık! “O aza kanaat etmeyi geç de olsa öğrendi. Aslında az sanılanın ne de çok olduğunu da!..”
İkinci Portre
Kasıntılı bir kibirle maddi mevkisine bakıp bulutların üzerinde seyr-ü sefer etmeye; bütün mevcudata oradan; en tepeden bakmaya ve onları küçücük bir karınca sürüsü gibi görmeye alışmış bir başkasına ise kendisinin de aslında herkes gibi alelade bir insan olduğu gerçeğini gün aşırı tartıştığı; sürekli didişip durduğu asi ruhlu eşi yahut haylaz çocuğu anımsatıyor. “Dinsizin hakkından imansız gelir” sözünü doğrularcasına.
Onca varı tek bir yokun nasıl olup da bir anda anlamsız kılabildiğini; tek bir incirin nasıl olup da kocaman bir çuvalıberbat edebildiğini aklı almıyor bir türlü. “Hayat ne kadar da adaletsizmişsin” demek istiyor; belki de hayatında ilk defa!
Benim gibi birine bu yapılır mı dercesine!
Bir an için yürek yakan bir ızdırap içinde; dış dünyaya karşı ördüğü; “Ötesi bana lazım değil” dediği o yüksek enaniyet taşlarından örülü yüksek rakımlı duvarların ardındaki yaşamın o güne dek hep başkaları için olduğunu sandığı dayanılmaz acımasızlığı altında titreye titreye dizleri üstüne çöküyor.
İki büklüm olup kalıyor. “Yolum bunlarla fersah fersah uzak” dediği kişilerle nasıl olup da böyle bir kavşakta kesişebildiğini; “Onlar kim ki; sıfır onlar” diyerek küçümsedikleriyle nasıl olup da aynı yuvarlak potanın içinde eriyebildiğini; acının acımasızlığında ve şan - şöhret; makam - mevki tanımazlığında nasıl olup da eşitlenebildiğini anlamaya çalışıyor.
Aklı alsa da gönlü kabul etmek istemiyor bunu.
Olmaz diyor. Olmaz! Olamaz! Olmamalı!
Ben farklıyım! Ben filan Bey’im çünkü! Ben çok önemli biriyim!
Yok! Nafile! Hiçbir şey değişmiyor.
Kendisi yoksa mutlaka bir şeylerin eksik kalacağını sandığı o vefasız dünya yine aynıbildiği çizgide dönmeye devam ediyor. Umarsızca! Umursamazca!
Sanki; “Sen bir karınca bile değilsin benim gözümde” dercesine! Yine gidenler gitmeye; dönenler dönmeye devam ediyor. Güneş yine saatini şaşmadan doğuyor her sabahki yerinden. Mevsimler yine derin bir saygı içersinde birbirlerini izlemeye devam ediyor!
Her şey aynıeskisi gibi bir an olsun tereddüte dahi düşmeden tıkır tıkır işliyor yine. “Eyvah” diyor!
“Galiba ben bu vefasız dünyada bir virgül bile değilmişim!..” Oysa bir virgül olmadığında eksikliği ait olduğu cümle içinde hemen belli oluveriyor...”
“Allahım; yoksa bütün sahip olduklarım da bir “nokta” mıydı sadece!”
Ufak bir sessizlikten sonra yanıldığını; yenildiğini anlıyor. Hem de çok kötü yenildiğini.
Bir şarkı sözünü anımsıyor: “Hayat bana yalan söyledin” diye mırıldanıyor; takati kesik dudaklarının ucuyla; usulca!
İlk defa; evet ömründe ilk defa boynu bir virgül gibi kıvrılarak önüne düşüyor.
Herkes gibi etten ve kemikten olduğunu sanki ilk kez keşfediyormuşçasına duyumsuyor.
Yüreğinin en ücra derinliklerinden işitiyor bu sessiz çığlığı.
Bir süre sonra yürüyüşündeki adımlar değişiyor.
İlk defa verilen bir selamı; her zamanki gibi küçümseyip geçmeden bu sefer alıyor.
Kafasını usulca sallayarak da olsa...
Çok zor olsa da yapabiliyor bunu!
Hatta usul usul; hafiften gülümseyen bir çehre ile kendisi de selam vermeye başlıyor çevresine.
Bir süre önce acıda eşitlendiği o son derece “sıradan” kişilerle mutlulukta da eşitlendiğinin farkına varıyor.
Kendisinin aslında kendi elleriyle ördüğü o enaniyet soğuğundan donmuş buz gibi duvarların ardındaki loş ve yapayalnız dünyasında değil; insanların içinde; onlar gibi olmakla; mesela selam vermekle; verilen selamı aynı sıcaklıkta almakla; güler yüzle; tatlı dille; yardım etmekle; gitmekle; gelmekle; vermekle; almakla...; velhasılı herkes için olan o son derece basit şeylerle mutlu olduğunu görüyor.
Tıpkı herkes gibi!
Herkes gibi olduğuna iyice inanmaya başlıyor. Hatta herkes gibi olduğuna üzülmek şöyle dursun seviniyor bile.
Herkesin herşeyleriyle ne bir fazla ne de bir eksik; aslında herkes gibi olduğunu; evet herkes gibi sadece ve sadece bir “insan” olduğu gerçeğini görüyor.
Mutluluğun da mutsuzluğun da... Her ama her şeyin her kese aynı mesafede; hemen yanıbaşında durduğunu düşünüyor ve görünüşteki o yaman eşitsizliğin altında nasıl da çok ince bir adaletin gizli olduğunu keşfetmenin hoşnutluğuyla yaşamına belki kaldığı yerden ancak çok daha farklı bir serüven içinde devam etmeye söz veriyor.
Bu; konusu acı ve pişmanlık; öğretmeni de yaşam olan ömür gününün son dersinden şu özeti çıkarıyor: “Yaşam; sonradan uydurulan suni farklılıklara uzun süre tahammül etmiyor. Eninde sonunda herkesi “sıfır” yuvarlak potasında ne de kolay eşitliyor.”