~~DİYET(İSYEN) DENEYİMLERİ
Boğulma tehlikesi atlatmayan cankurtaran nezarette yatmayan polis yangının ortasında kalmayan itfaiye eri ameliyat masasında yatmayan operatör doktor müdahale ettiği kişinin nasıl bir psikoloji içinde olduğunu tam anlamıyla kestiremez. Hayatının bir döneminde şişmanlık problemi yaşayan bir diyetisyen olarak pek çok çalışma alanımız varken özellikle obezite alanını seçtiğimi belirtmek isterim. “Obez insanlar genelde mutludur” deseler de yalan. Çok şişman olmasam da bedenimi fazla beğenmiyor her istediğim kıyafeti giyemiyor eğilip kalkarken zorlanıyor hareket etmekten kaçınıyor hemen yoruluyor ve çok çabuk terliyordum. Zaten insan o kısır döngüye girdi mi devamı geliyor: Şişmanlık çabuk yorulmaya neden oluyor kişi spor yapmaktan kaçınıyor ve spor yapmadıkça daha da şişmanlıyor. Önemli olan bu döngüyü sonlandırmak ve tam tersini sağlayabilmektir. Zayıfladığını fark eden hareket yeteneğinin ve özgüveninin arttığını gören kişi spora dört elle sarılmaya başlar. Sabır gösterip o ışığı görebilenler mutlaka kazanırlar. Ben de bugüne kadar kendi başımdan geçen 1 deneyimi sizinle paylaşmak istedim:
Kaybedilecek 2 kg vücut ağırlığı bile kişinin kendisini kuş gibi hafif hissetmesini sağlar
1990 Kış mevsimi İstanbul. Tüm öğrencilik yaşantım boyunca hep sabahçıydım. Ortaokul 2. sınıf hariç. Zaten ne oldu ise o zaman oldu. Dersler öğlen vakti başladığı için geç saatlere kadar uyuyordum. “Uyku uykunun mayasıdır” derler; üzerime ölü toprağı serpilmiş misali üşengeç davranıyor ve her şeyi erteliyordum. “Ne de olsa yarın okula gitmeden bitiririm” dediğim ev ödevleri tıpkı uykum gibi televizyon izlemek uğruna erteleniyordu. Hayatımda ilk defa karnemde zayıf gördüğüm gibi arkadaş çevremin de etkisi ile baskülde de 70’li rakamları gördüm. Hemen hemen her akşam okul çıkışında arkadaşlarla dadandığımız kokoreççide 1 bazen 2 adet yarım ekmek arası kokoreç yediğim yetmiyormuş gibi ailem “oğlum sen akşamları neden yemek yemiyorsun?” demesin diye bir de evde onlarla birlikte yemek yiyince ipin ucu kaçtı. Böylelikle obezite konusunda ilk adımı atmış bulunuyordum.
1996 Yaz mevsimi İstanbul. Lise bitimine kadar taşıdığım fazla kilolara üniversite sınavlarına gireceğim dönemde yenileri eklendi. Gerek ders çalışmak adına hareketsiz kalmaktan gerekse stresten dolayı olur olmadık saatlerde buzdolabının başında abur cubur yemekten her geçen gün daha da şişmanlıyordum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de sınav maratonun bitimiyle birlikte yaz tatilinde rehavete kapılıp her akşam bira kuruyemiş cips vb tüketip sonrasında da vücudumun ufaktan da olsa deforme olmasına tanıklık ettikçe harekete geçme zamanının geldiğini düşündüm. Amacım zayıflamaktan ziyade bu kötü gidişata dur demek ve biraz olsun üzerimdeki hantallıktan kurtulmaktı. Spor yaptığım zaman zarfında içmediğim biralar ve yemediğim atıştırmalıklar da yanıma kar kalacaktı. Oturduğum mahalleden arkadaşım Özer ile birlikte akşamları düzenli olarak yürümeye hatta bir süre sonra koşulara başlamıştık. Belli bir kondisyona ulaştıktan sonra; ısınma amaçlı olarak Bahçelievler’deki evimizden E-5 karayoluna kadar yaklaşık 1 km yürüme yaya köprüsünden geçip Bakırköy hatta bazen Ataköy sahile ve tekrar E-5 karayoluna kadar (toplam 6 - 8 km) koşma sonrasında ise kalan 1 km yolu soğuma amaçlı olarak yürüme şekilde tamamlıyorduk. Bir gün Özer bir teklif sundu:
- Gel bu akşam ayaklarımıza ağırlık bağlayalım öyle koşalım. Ne dersin?
- Nasıl yani!
- Bak bu özel torbaların içerisinde demir tozu var buradaki yapışkanlı bantlar ile ayak bileklerine bağlanıyor.
- Bunlarla koşabileceğimize emin misin kaç kilo bunlar?
- Aman canım alt tarafı 1 kilo. Koşarız tabi; hem biraz da kas yapmış oluruz.
- Hımmm… Neden olmasın? (O sıralar Rocky ve Rambo filmleri pek moda idi. Sylvester Stallone’ye özenerek “72 kg yük taşıyan bu bacaklar her iki ayağa birer kg yük bağlayınca 74 kg yükü de taşır herhalde” diye düşündüm.)
Her zamanki gibi ısınma kısmını tamamlamış yaya köprüsüne kadar gelmiştik ki merdiven çıkmak için ayağımı basamağın üzerine kaldıramadığımı fark ettim. Sanki o 1 kg ağırlık 10 kg olmuştu. Özer’e döndüm ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Ayağım yerinden kalkmıyor!
- Hadi canım.
- Dene ve gör çık bakalım. Seni de görelim...
- (İnanmıyor sonrasında kendi de deniyor ve şaşkın bir ifade ile) Harbiden yaaa ben de çıkamıyorum valla. N’apıcaz şimdi?
- Seni bilmem ama benim takatim kalmadı bırak koşmayı yürüyecek halim yok. Baksana basamakları bile çıkamıyoruz. Ya bunları çıkartıp eve kadar elimizde taşıyacağız ve bu akşam yürüyüşü iptal edeceğiz ya da çıkardığımız vakit halen devam edebileceğimize kanaat getirirsek ağırlıkları kuytu bir köşeye saklayıp yürüyeceğiz dönüşte de alıp eve döneceğiz (ancak koşmak aklımızın ucundan dahi geçmiyor hatta yürüyebileceğimiz bile şüpheli).
Ayağımızdaki ağırlıkları çözer çözmez kendimizi kuşlar gibi özgür ve hafif hissetmeye başladık. O an hissettiklerimi tarif bile edemem bizzat yaşamak gerekir. Ağırlıklardan kurtulunca yerimizde duramadan basamakları 3’er 4’er tırmandık. Yeşilyurt sahiline kadar koştuk ve sadece 1 kere dinlenerek geri döndük. O akşam yaklaşık 15 km yol koştuk. Sonrasında kendi kendime dedim ki; “demek 2 kg versem bu kadar hafifleyeceğim ya da 2 kg daha alırsam demek beni bu kadar olumsuz etkileyecek.” Böylesi bir deneyim zayıflama kararı alma aşamasında oldukça etkili olabilir bence bi’ deneyin.
Türkiye’nin en ünlü bateristlerinden birinden bazen kendisinin ve meslektaşlarının konser öncesi prova yapılırken el bileklerine benzer şekilde ağırlıklar bağladıklarını ve sahneye çıkarken o ağırlıkları çözdüklerinde performanslarının daha da arttığını öğrenmiştim.